Eli Kalem Tutanlar !

Eli kalem tutanlar çok şey yapabilirler. Yalnız bir şartla; gerektiğinde kendileri ölmek, düşüncelerini et ve kanlarıyla beslemek, hak bildiklerini söylemekten çekinmemek şartıyla. Söz ve düşüncelerimiz ölü birer ceset gibidir. Onu ancak kanlarımızla besler ve gerektiğinde ALLAH yolunda ölürsek dipdiri ayağa kalkacak, canlılar arasında yaşayacaktır.

inanırsak Başarırız (3)

EN ÖNEMLİ ADIMLAR İLK ADIMLARDIR

ABD’nin Kansas eyâletinin Elkhart kentinde, çok yoksul bir âîlenin çocukları olan iki kardeş, bir okulda çalışıyorlardı. Her sabah sınıflardaki sobaları yakmak, onların görevi idi.

Soğuk bir günün sabahı, kardeşler sobayı temizlediler ve odunla doldurdular. Kardeşlerden biri, bir şişe gazı odunların üstüne döktü ve ateşe verdi. Öyle büyük bir patlama oldu ki, eski bina sallandı. Patlama sırasında büyük kardeş öldü, diğerinin de bacakları fecî şekilde yandı. Daha sonra, şişeye yanlışlıkla benzin doldurulduğu ortaya çıktı.

Yaralanan çocuğu tedavi eden doktorlar, çocuğun bacaklarını kesmekten başka çare olmadığını söylediler. Anne ve babası yıkılmıştı. Zaten bir oğullarını yitirmişlerdi. Şimdi ise diğer oğulları bacaklarını kaybedecekti.

Anne – baba, çocuğun bacaklarının kesilmesine razı olmadılar. Doktorlara, kesme işlemini ertelemesini ricâ ettiler. Doktorlar ise, çocuğun bacaklarının tamamen yandığını, kesilmezse çocuğun ölebileceğini söylüyorlardı.

Doktorlar ısrar ettikçe, âîle ertelettiriyordu. Anne – baba, inançlarını kaybetmemişlerdi. Çocuklarının bacaklarının iyileşmesi için her gece Allâh’a dûâ ediyorlardı. Hatta çocuğun annesinin yaptığı dûâlar, bazen sabah saatlerine kadar sürerdi. Onlar Allâh’tan sadece bir şey istiyorlardı: Çocuğun bacaklarının kesilmemesini ve iyileşmesini. Anne – baba, geceleri Allâh’a dûâ ediyorlar, gündüzleri ise doktorlara yalvarıp, kesme işlemini bir gün daha ertelemeyi istiyorlardı. Doktorlarla her gün tartışıyorlardı.

Bu durum, bu şekilde tam iki ay sürdü. Çocuğun bacakları kesilmedi ama iki ay sonra sargılar açıldığında, sağ bacağının sol bacağından 6 cm daha kısa olduğu ortaya çıktı. Sol ayağındaki parmaklar ise neredeyse hiç yoktu. Ancak âîle yine de kararlıydı. Anne – baba, her gün çocuklarıyla evde egzersiz yapıyor, onu yürüyeceğine inandırmaya çalışıyorlardı.

Aylarca süren egzersiz hareketleri nihayet başarılı oldu ve çocuk, bir – iki adım atmayı başardı. Bu çocuk, gençlik yaşına geldiğinde koltuk değneklerinden de kurtuldu ve yürümeye başladı.

Mucize gerçekleşmişti ve genç adam, koltuk değneklerine ihtiyaç duymadan yürüyordu.

Yürüdü, yürüdü, yürüdü…

Derken, koşmaya da başladı…

Koştu, koştu, koştu…

Hiç durmadan koştu…

Öyle bir koştu, öyle bir koştu ki… Devamı »

Mart 26, 2007 Yazan: ahrar | Kategorilenmemiş | | Henüz Yorum Yok

İnanırsak Başarırız (2)

BİR SÖZCÜĞÜN PEŞİNDEN AKARAK OLUŞAN İLİM DERYASI

1912 yılında, Batı Hindistan topraklarında ( şimdiki Pakistan ) bir câmiîde *****’â namazı vakti. Hutbede imâm vaaz vermektedir. O günkü hutbenin konusu ise “Cihad”

Cemaatin arasında Mewlânâ isminde 9 yaşlarında bir çocuk da vardır. Bütün akranları gibi yaşayan, boş vakitlerinde arkadaşlarına takılan, sıradan, herhangi bir çocuktur bu.

Hutbede vaaz veren imâm, şunları söyler: “Muhterem cemaat! Bugün âlîmlerimiz, hocalarımız, yazarlarımız, mütefekkirlerimiz İslamiyet ile ilgili hemen her konuda konuşuyorlar, yazıp çiziyorlar. Allâh onlardan razı olsun. Müslümanları İslamî konularda bilgilendiriyorlar. Ama dikkat ederseniz, mâlesef hiçbiri ‘Cihad’ konusunu işlemiyor. ‘Cihad’ı kimse anlatmıyor. ‘Cihad’ konusu İslam’ın en önemli konularından biri olduğu halde, bu konu üzerinde konuşan, bunu yazan kimse yok. Muhterem kardeşlerim! İslam dünyasının çok büyük bir eksikliğidir bu. Bizim ‘Cihad’ kavramını anlatacak âlîmlere, ‘Cihad’ konusunu yazacak yazarlara ihtiyacımız var.”

Cemaatin arasında bulunan 9 yaşındaki Mewlânâ, hocanın vaazını pür dikkat dinlemektedir. Bu konuşmadan çok etkilenir. Öylesine etkilenir ki, artık gözlerini hocadan ayırmamasına rağmen aslında onu dinlememekte, kendi hayâl âlemine dalmaktadır. Devamı »

Mart 26, 2007 Yazan: ahrar | Kategorilenmemiş | | Henüz Yorum Yok

İnanırsak Başarırız (1)

Başarmak, dünyanın en güzel sözcüklerinden biridir. Onu yakalamak için bazı koşulları yerine getirmek gerekir. Herşeyden önce, hedef sahibi olmak lazımdır. Varılmak istenen bir hedef olmalı ki, o hedefe ulaşmak için mücâdele edilsin. Neyi istediğimizi, neye talib olduğumuzu bilmek zorundayız. İkincisi, mücâdele edecek olan kişinin / topluluğun başarıyı yakalayacağına inanması gerekiyor. “Kendine güven” duygusu olması lazım. “Yapmak istiyorum” değil “yapacağım”, “başarmak istiyorum” değil “başaracağım” diyen bir özgüven şart. Son olarak da hedefe ulaşma yolunda önüne çıkabilecek olan tüm engelleri aşmaya, tüm zorluk ve sıkıntılara göğüs germeye, tüm acı ve eziyetlere katlanmaya hazır olması ve bunları peşinen kabullenmesi ( yazıyla “SABR” ) gerekiyor. Bu üç duruma da sahib olan kişi / topluluk, başarmak için gereksinim duyduğu şartları taşıyor demektir.

Ülkemiz insanları olarak bu şartları taşıdığımızı iddiâ edemeyiz. İster topluluk, ister tek tek bireyler olarak konuşalım, çoğu zaman başarısızlıklar yaşadığımız inkâr edilemez. Bunun sebeplerinin başında, işte bu saydığımız şartların bizde oluşmamış olması gelir. Devamı »

Mart 26, 2007 Yazan: ahrar | Kategorilenmemiş | | Henüz Yorum Yok

Mezhebin içinden mi, dışından mı konuşmalı? (3)

Eserlerinden, fetvalarından, içtihadlarından ve usule ilişkin konuşma ve TV programlarından aklımda kaldığı ve muttali olduğum kadarıyla Üstad Yusuf el-Karadavi içtihad usulünün koordinatlarını da ele veren şu hususları dile getiriyor:

“Dinin sabiteleri vardır, değişkenleri vardır”…

Bu temel bir meseledir. Zaten hangi zaman ve zeminde, kim tarafından yapılmış olursa olsun içtihad diye bir kategorinin varlığını kabul ediyorsanız, bu ilkeyi de kabul ediyorsunuz demektir. Siz klasik usulde dört asli delilden ikisi olan “icma”yı kolektif ictihad, kıyas’ı da bireysel içtihad olarak düşünebilirsiniz. Alimimiz bu ilkeyi sebepsiz dile getirmiyor. “İslâm her an değişen ve gelişen hayatın dışında kalmıştır” diyen garazkârlara cevap sadedinde dile getiriyor bunu. Şer’î hükümlerin yüzde doksanının içtihadi, içtihadi olanın da değişkenler sınıfına girdiğini söylüyor.
Devamı »

Mart 26, 2007 Yazan: ahrar | Mustafa İSLAMOĞLU | | Henüz Yorum Yok

Mezhebin içinden mi, dışından mı konuşmalı? (2)

Bir önceki yazımda köşeme taşıdığım ilim talibesinin mesajında yer alan usul sorusu/sorunu/sorunsalı, tez hocasından aktardığı şu pasajda dile geliyordu:

“Fıkıh mirasının ancak mezhep ekolleri içinde neşv-ü nema bulacağını düşünen Erciyes Üniversitesi’nden lisans tezi danışmanım …, “bir mezhebin içinden konuşmamanın, bir yerden konuşmak olmadığını” söylerdi. Bir yerden konuşmayan kimseyi ise “neye göre” doğrulayabilir yahut yalanlayabiliriz derdi.”
Bu naçiz Kur’an talebesi de, önceki yazımda bu tesbitin açıklarmış gibi yaptığı meseleleri açıklamaktan uzak olduğunu, sorunu çözmediğini, hatta daha da içinden çıkılmaz hale getirdiğini, yazımın sonunda sorduğum sorularla ortaya koymaya çalışmıştım. Devamı »

Mart 26, 2007 Yazan: ahrar | Mustafa İSLAMOĞLU | | Henüz Yorum Yok

Laiklik ve Hristiyanlık

Hep söylüyorum, yazıyorum, ama kime ne anlatabilirsin..
1789 Fransız Devrimi, Tanrı’ya ya da dine karşı değil, kiliseye karşı yapıldı.. Ayaklanan halk, kilisenin, Tanrı tarafından Sezar’a verilen haklara el koyduğu, dolayısı ile şeriatın sınırlarının aşıldığını ileri sürüyordu. Tanrı “Sezar’ın hakkı Sezar’a, Tanrı’nın hakkı Tanrı’ya” demişti. Oysa kilise, Sezar’a ait olması gereken servete, silaha ve iktidara el koymuştu..

-Sezar ve Tanrı arasındaki ilişkinin sınırlarını kim düzenliyor?

-İncil!

-Bugünkü İncil Hıristiyanlara göre kimin sözü?

-Hz. İsa’nın!

-Bugünkü Hıristiyanlar Hz. İsa’yı ne olarak görüyor?

-Tanrı! Devamı »

Mart 26, 2007 Yazan: ahrar | Kategorilenmemiş | | Henüz Yorum Yok

İnanmayan Kenara Çekilsin !…

Allah’ın yardımı ve fetih geldiğinde,Ve insanların dalga dalga Allah’ın dinine girdiklerini gördüğünde, Rabbini öğerek tesbih et, O’ndan bağışlanmanı dile, çünkü O, tevbeleri çok kabul edendir.” (Nasr Suresi)

Hayata Müslüman’ca bakmak: Hayatı anlamlı kılan olguları biricik referansın hakemliğinde yaşamak, küreden zerreye tüm hadiselerin merkezine İslâm’ı koyarak tefekkür etmek ve kendisine emredildiği şekliyle dosdoğru olmak!..

Hayata Müslüman’ca bakmak: Kâfirlerin, zalimlerin ve fasıkların kemiyet planındaki kesretini, zavallıların sayıca çokluğu olarak değerlendirip, izzet ve erdemin nitelikli azınlıkta olduğunu bil müşahede seyretmekle eş anlamlı elbette…

Hayata Müslüman’ca bakmak: Zulmedenlerin zulmüne, küfredenlerin inkârına, çapulcuların talanına, hırsızların şeneatine ve dalkavukların zavallılığına en kalbi hisleriyle en azından buğz etmek makamının nazar suretidir tabii ki… Devamı »

Mart 26, 2007 Yazan: ahrar | Nihat NASIR | | Henüz Yorum Yok

İslam Ve Sol

Siyasette yeni bir girişim olarak tartışma yaratan Mehmet Bekaroğlu ve
Ertuğrul Günay’ın öncülük ettiği hareketten daha önce bahsetmiştim. Bu
girişim çerçevesinde ‘İslam ve sol siyaset bir noktada buluşabilir mi?’,
‘Müslüman solcu olur mu veya solcu Müslüman olur mu?’ soruları gündeme
gelmişti. Yine daha önce belirttiğim gibi, bunlar benim üzerinde konuşmayı
en çok sevdiğim mevzular ancak yerimiz dar, kısa değinmelerle geçmek
zorundayız. Devamı »

Mart 26, 2007 Yazan: ahrar | Nuray MERT | | Henüz Yorum Yok

Amerikan Köpekleri

Hürriyet yazarları Yalçın Doğan, Özdemir İnce Bağdat’ta ABD askerlerince
tutuklandı, gazetecilerimiz ‘biz CNN’de çalışıyoruz’ dediler, askerler
yemedi, gözaltına aldı, inceleme yaptılar, baktılar ki hakikaten CNN’de
çalışıyorlar, ‘bizimkilermiş’ deyip bıraktılar. Peki, başka
gazete­cilerimiz, CNN’den değiller, ne olacak?.. Ama aklıma bir şey geldi.
Türk askerleri de Aydın Doğan’dan ‘CNN basın kartı’ pekala alabilir,
böylelikle ‘çuval geçirilmeyi’ önlemiş oluruz, ‘bizim­kiler’ muamelesi
görürüz… Amerikalıların ‘bizimkiler’ muamelesi çektiği bu yazarlar,
Türkiye yazarları, Türk’ün yazarları olurlar… Rezilliklere, şaka bile
yapılmıyor.

Nükleer tehditlerle gezegenimiz yıkılıyor, tarihin en acımasız haksız
savaşlarıyla dünya yıkılı­yor, herifin derdine bak, oturmuş plazasında
klimalı odasında ‘asker gönderelim’ diye fetva veriyor. Doktor, hemşire,
mühendis, elektrikçi, gıda yardımı gönderelim, aklından geçmiyor.

Ertuğrul Özkök, Sedat Sertoğlu, Sedat Ergin, Altemur Kılıç vb. bir yığın
üfürükçü sallıyor. Şu Altemur Kılıç, herif, aksırık tıksırıklarını fikir
sanıyor, aksiliklerini Türk Milleti’nin onuru sa­nıyor, Türkiye’yi üç
kişiden ibaret sanıyor, babası, Atatürk ve kendisi. Ya şu Sedat Sertoğlu…

Bazı yazarlarımız kendini satmış olabilir, ama kendileri satıldı diye
Türkiye’yi de satılmış ka­bul etmeleri, artık rezillik değil, palyaçoluğun
dik alası.

Irak savaşı öncesi, hatırlayın. Tüm ekranlar, büyük medya, istinasız
Amerika’nın yanında kılıç sallıyordu. Birkaç küçük gazete, birkaç küçük TV,
Amerikan aleyhinde ancak propagan­da yapabiliyor ve aşağılanıyorlardı. Ne
oldu? Büyük medya Meclisin ve Türk halkının tükürükleriyle boğuldu. Vatan
haini, kalleşler, işbirlikçiler olarak beş-on kişi ortada kaldı. Kaçtır
dün­yaya rezil oluyorlar.
Devamı »

Mart 26, 2007 Yazan: ahrar | Kategorilenmemiş | | Henüz Yorum Yok