Eli Kalem Tutanlar !

Eli kalem tutanlar çok şey yapabilirler. Yalnız bir şartla; gerektiğinde kendileri ölmek, düşüncelerini et ve kanlarıyla beslemek, hak bildiklerini söylemekten çekinmemek şartıyla. Söz ve düşüncelerimiz ölü birer ceset gibidir. Onu ancak kanlarımızla besler ve gerektiğinde ALLAH yolunda ölürsek dipdiri ayağa kalkacak, canlılar arasında yaşayacaktır.

Dinler Arasındaki Müşterek Noktalar Neyi Anlatır ?

Evet çeşitli dinler arasında müşterek bazı tasavvurlar mev­cuttur. Ama, esef verici bir husustur ki, eşyanın hakikatına değil de kılıfına bakanlar, dinler arasındaki bu ortak tasavvurların ha­kikatini anlamak istemiyorlar da fasit bir takım mukaddimeler ter-tib ederek, bunlardan yanlış sonuçlar çıkarıyorlar. Halbuki, din­lerde bulunan bu ortak değerler bizi önemli bir hakikata götürür. O hakikat şudur ki, bu dinlerin hepsi bir tek asıldan gelmedir ve bu ortak talimatların bir kaynağı ve başlangıcı vardır. Yine bu durum gösterir ki, çeşitli yerlerde çeşitli zamanlarda ve muhtelif dillerde, insanoğluna bu müşterek hakikatlar öğretilmiş, ülke fark­lılıklarına ve binlerce yıl birbirlerinden ayrı ve uzak yaşamış ol­malarına rağmen, insanlar , kendilerine verilen basiret sayesinde aynı kaynaktan birbirine yakın sonuçlara nail olmuşlardır. Fakat sonradan, dinler bu asıl kaynaktan uzaklaşınca, dış kaynaklı bir takım tasavvurların ve yabancı akidelerin istilasına uğramışlardır. Bugün, dinlerdeki birbirlerine zıt ve uzak muhteva, dinlerin asıl kaynağından ve müşterek mebdeinden değil de, karakterleri de­ğişik, temayülleri ayrı, ilim ve akıl seviyeleri muhtelif insanların uy­durmalarından çıkmıştır. İşte bundan dolayı da, insanların ken­dilerine bir takım esaslar üzerine kurdukları binalar, suretleri, şekil ve çehreleri itibariyle tamamen değişik olmuştur. 

Bu bakımdan burada eğer doğruluk ve hakikatına hük­medilecek bir husus varsa, o da, bütün dinlerde bulunan bu müş­terek noktalardır; yoksa, bugün dinlerde mevcut bulunan halihazır ki muhtelif suretler, şekiller ve ayrıntılar değil! Çünkü HAK, -mantıkta- Yalın   bir cinstir.   Cüzleri arasında ihtilaf bulunması muhaldir. RENK kelimesini, gayet rahatlıkla beyaz, siyah, yeşil ve kırmızı için kullanabildiğimiz halde, HAK, kelimesini, birbirine zıt muhtelif hükümlerin  hepsi için kullanamayız. 

“Bütün dinlerin aslının bir olduğu ve muhtelif üm­metlere ayrı ayrı zamanlarda tek hakikatin verildiği” me­selesine gelince Kur’an-ı Kerim bütün açıklığıyla bu gerçeği müteaddid ayetlerinde beyan etmektedir: 

“Andolsun, biz her ümmete bir peygamber gönderdik.”( Nahl 36) 

“Hiçbir ümmet müstesna olmamak üzere, mutlaka içinde azaptan korkutucu bir peygamber geçmiştir.”(Fatır 24) 

“…apaçık mucizeleri, sahifeleri, nur verici kitapları, getiren peygamberler..”(Ali İmran 184) 

“Andolsun, biz peygamberlerimizi, apaçık delillerle gönderdik. Beraberlerinde KİTAP, ve ÖLÇÜ de indirdik.(Hadid 25)

Yani çeşitli ümmetlere, ayrı ayrı zamanlarda gönderilen peygamberler, hak ve doğruluk mesajını tek kaynaktan almışlar ve hepsi de şu risaleti tebliğ etmişlerdir: 

Allaha ibadet edin, TAĞUT’tan vazgeçin! (Nahl 36) 

Ve onların hepsine gelen vahiy ayniydi: 

“Ey Rasülum! Senden evvel gönderdiğimiz her pey­gambere, ancak: Benden başka ilah yoktur; bana ibadet edin diye vahyettik.”(Enbiya 25) 

Bu peygamberlerden hiç birisi, size söylediklerim ve sizi çağırdığım yol, kendi düşüncem ve aklımla bulduğum şeylerdir dememiştir. Bilakis hepsi de kavimlerine şöyle de­mişlerdir:

 

“Peygamberleri, onlara demişti ki:Biz de sizin gibi insanız. Fakat Allah, nimetini kul­larından kime dilerse ona ihsan eder. Allahm izni ol­maksızın bizim size kahredici bir hüccet getirmemize im­kan yoktur. Müminler ancak Allaha güvenip dayanmalı­dır. Hem biz, ne diye Allaha dayanıp güvenmiyelim ki, bize dosdoğru yolları O göstermiştir.”(İbrahim 12) 

Ve onlardan hiç birisi, milletini kendine ibadete ça­ğırmamış, ancak onların da kendisini Rableri olan Allah’a ibadete davet etmiştir: 

“Kendisine Allah tarafından kitap, hüküm ve nü­büvvet verilmiş olan hiç bir kimse, insanlara

Allahı bırakıp da gelin bana ibadet edin dememiş­tir. Fakat o:

-Öğretmekte ve okuyup-okutmakta olduğumuz kitap sayesinde rabbaniler (ilmiyle amil olanlar) olun demıştır.(Ali İmran 79) 

Bütün milletlere, din büyükleri (enbiya) tarafından getirilen müşterek talim işte budur. Kur’anın beyan ettiği gerçek şudur: 

Başlangıçta bütün insanlar bir tek ÜMMET idi. Yani, halis insanî fıtrat (State of natuxe) üzereydiler ve onlara Allahtan SIRAT-I MÜSTAKİM’in  bilgisi gelmişti. Sonra içlerinden bazıları, kendilerine çizilen meşru hudutları geçmek, yaratıldıkları fıtri statülerini aşmak ve fıtratın kendilerine verdiği haklardan faz­lasını elde etmek istemelerinden dolayı aralarında ihtilaflar zuhur etti. O zaman Allah Teala onlara, HAKK’ı tanımaları ve ara­larında içtimai adaleti icra etmeleri için, peygamberler gön­dermeğe başladı. İşte bu, dünyada, bütün peygamberlerin risalet görevleriydi. Bu risaleti kabul eden, onların getirdikleri ilme tam olarak tabi olan ve bu peygamberlerin yollarıyla hidayeti bulanlar, evet yalnızca onlar HAK üzere olmuşlardır. Bunların dışında -kim olursa olsun-, ister Peygamberlerine tabi olmamış, isterse, pey­gamberlerinin getirdikleri talimatı şahsî çıkarlarına göre de­ğiştirmiş olsun, herkes BATIL yolda olmuştur. Şu ayetler bunu anlatmaktadır: 

“İnsanlar tek bir ümmet idi. Sonra ihtilafa düş­tüler.”(Yunus 6) 

“İnsanlar bir tek ümmetdi (Sonra kimi iman etmek, kimi de inkar etmek suretiyle ihtilafa düşünce) Allah müjdeci ve inzar ediciler olarak peygamberler gönderdi. Beraberlerinde, insanların ihtilaflarını çözüme kavuşturma­ları için HAK kitaplar indirdi. Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra, aralarında haddi aşarak ve zulme sa­parak  ihtilafa düşenler, kendilerine kitap verilenlerden başkası değildir. Allah, iman edenleri kendi izniyle ih­tilafa düştükleri hakka ulaştırdı. Allah, kimi dilerse, onu doğru yola iletir.”(Bakara 123) 

“Andolsun ki biz elçilerimizi açık açık burhanlarla gönderdik ve insanların adaleti ayakta tutmalan için, be­raberlerinde KİTAP ve MİZAN (ölçü) indirdik. Bir de kendisinde hem çetin bir sertlik, hem insanlar için men-faatler bulunan demiri  indirdik.”(Hadid 25) 

“Kim benim hidayetime uyarsa, sapmaz ve bedbaht olmaz. Kim benim zikrimden yüz çevirirse, onun hakkı da sıkıntılı bir hayat (dar bir geçim) dir. Ve onu kıyamet günü kör olarak hasredeceğiz,” (Taha 123-124) 

İşte, Kur’an’ın TARİH’e bakışı veya dinler ve medeniyetler arasındaki ihtilafların sebeplerini açıkça izah eden  TARİHİ MANEVİYATÇILIĞI   (Moral interfnstation of history)!  

Kuranın bu yorumuyla biz açıkça anlıyoruz ki, Allah’ın elçilerinin, yeryüzünün muhtelif milletlerine gönderilmelerinin sebebi, onları zulüm ve haddi aşmak suretiyle saptıkları FITRİ HAYAT YOLU’na geri döndürmek, aralarında hak ve sosyal adaleti ikame etmektir. Ama BAĞY, (yani) insanı fıtri yoldan dalalet yollarına saptıran hastalık) gaile olmakta devam etmiştir. Bu gaile, ümmetlerin dalalete düşmelerinin hakiki sebebidir. Onları    HAK CADDE’den, eğri büğrü yollara saptırmış durmuştur. Bugün, çeşitli milletlerde göze çarpan bazı sağlam tasavvurlar ve iyi ahlak esaslarına gelince, bunlar    Enbiyay-ı Kiram hazretlerinin (a.s.) talimatlarından ka­lıntılardır. Milletlerin zihinlerine ve hayatlarına iyice nüfuz eden bu kalıntıları, hiçbir kuvvet yok edememiştir. 

İşte, insanlığın yaratılışından beri devam edegelmiş bulunan bu mücadelelerin sonunda, Kur’anın sunduğu ve insanlığı çağırdığı İSLAM TEZİ de, geçmiş bütün peygamberlerce yaratılıştan bu yana, yeryüzünün muhtelif bölgelerindeki insanlara tebliğ edilen HAK DİN’den başkası değildir. Ve Muhammed Sallallahu Aleyhi Vesellem’in risaleti, daha önce insanlığın hiç görmediği ve alışık olmadığı yeni bir RİSALET değildir.  

Evet, Arap Yarımadası, Mısır, İran, Hindistan, Çin, Ja­ponya, Avrupa, Amerika, Afrika ve yeryüzünün diğer böl­gelerinden hiç birisi, Allanın peygamberlerinden ve bu risaletin nurundan mahrum kalmamıştır. Binaenaleyh, Buda, Krişna, Rama, Konfüçyüs, Zerdüşt, Mani, Sokrat, Pisagor ve ben­zeri şahsiyetlerin bu peygamberlerden olmaları mümkündür. Lakin, Muhammed (s.a.v) ile diğer peygamberler arasındaki şu fark gözden ırak tutulmamalıdır: Diğer peygamberlerin getirdikleri asıl talimatlar, insanların cehalet ve ihtilafları sonucu kaybolup git­miş, ama Muhammed (s.a.v.)’in TALİMATI, hiçbir beşerî mü­dahaleye maruz kalmadan, asli çehresiyle mahfuz kalmıştır. 

İmdi, gerçek şu ki, İslam, bütün beşeriyetin asli dinidir ve diğer dinler, İslamın tahrif edilmiş ve çarpıtılmış muhtelif suretleridir. Bugün, diğer dinlerde göze çarpan birtakım doğru düstûrlar, işte bütün insanlığa gönderilen bu İSLAM’dan bazı ka­lıntı ve izlerdir. Diğer dinlerin, İslama uymayan yönlerinin ise, batıl olduğundan şüphe yoktur. Bunların doğruluğuna ve hak­kaniyetine hükmetmek, apaçık bir haksızlıktır. Binaenaleyh, biz, sözde müsamaha ve hoşgörü gösterişi yapacağımıza, bütün yer­yüzü insanlığa şöyle haykırsak, vazifemizi yapmış oluruz:

 

“Gelin ey biraderler! Mutaassıplığı ve dar kafalılığı bı­rakarak, hiçbir şaibeyle çehresi lekelenmemiş olan apaçık hakikata ve halis gerçeğe geliniz. Hakla batılın, doğruyla yalanın, şek ile yakinin birbirine girmiş karmaşık dallarına tutunmakta israr etmeyin! HAK, bugün İslam Ümmeti olarak bilinen bu ümmetin vakıf malı değil, bütün insanlığın ortak mirasıdır. Allah Teala, onu her bölgeye ve her ümmete vermiş ve tevzi etmiştir. Eğer bizim dışımızdakiler, onu kaybettiler ve onu mahluka ibadet, zulüm, hak­sızlık, kalp gelenekler ve haksız imtiyazlarla karıştırdılarsa, bu, he­pimiz için bir şanssızlıktır. O halde sizin bu şanssızlık ve bet-bahtlıkta devam edip gitmenizin, atalarınızın başlattıkları inkarcı yolun etkisinden ve ecdadınıza taassupla bağlanmanızdan başka bir sebebi yoktur.! Eğer Muhammed (s.a.v) bu mirasa nail oldu ve olduğu gibi onu tebliğ ettiyse, ve bu miras, kullara tapma ve zulüm, düşmanlık, haksız imtiyazlara dayalı geleneklerle karışıp bozulmadan, bugüne kadar kalabildiyse bu, hem bizim, hem sizin’ ve hem de tüm insanlık alemi için büyük bir saadet ve şanslılıktır. Binaenaleyh, bu nimetten ötürü Allaha şükredin de “Bu bize, aslı arap bir insan tarafından ulaştırılmıştır” diyerek, bu nimetten istifade etmekte teredddüt etmeyin. Bilin ki, HAK- Al­lah’ın, hava, su ve ışık gibi evrensel nimetlerindendir. “Bu hava bize doğudan geliyor” diye nefes alıp vermekten tereddüt et­mediğinize “Bu su, falanca ülkeden çıkmıştır” deyip içmek ve kullanmaktan çekinmediğimize ve “Bu ışık falanın lambasının ışığıdır” diye faydalanmaktan kaçınmadığınıza göre, size ne olu­yor da, kendi vatanınızda doğup yaşamadı iddiasıyla, Arap asıllı Hz. Muhammed vasıtasıyla size kadar ulaşan şu halis HAK ni­metini kabulden kaçınıyorsunuz?”

Mayıs 7, 2007 - Yazan: ahrar | Kategorilenmemiş | | Henüz Yorum Yok

Henüz yorum yapılmamış.

Yorum yapın