Dinler Arasındaki Müşterek Noktalar Neyi Anlatır ?
Evet çeşitli dinler arasında müşterek bazı tasavvurlar mevcuttur. Ama, esef verici bir husustur ki, eşyanın hakikatına değil de kılıfına bakanlar, dinler arasındaki bu ortak tasavvurların hakikatini anlamak istemiyorlar da fasit bir takım mukaddimeler ter-tib ederek, bunlardan yanlış sonuçlar çıkarıyorlar. Halbuki, dinlerde bulunan bu ortak değerler bizi önemli bir hakikata götürür. O hakikat şudur ki, bu dinlerin hepsi bir tek asıldan gelmedir ve bu ortak talimatların bir kaynağı ve başlangıcı vardır. Yine bu durum gösterir ki, çeşitli yerlerde çeşitli zamanlarda ve muhtelif dillerde, insanoğluna bu müşterek hakikatlar öğretilmiş, ülke farklılıklarına ve binlerce yıl birbirlerinden ayrı ve uzak yaşamış olmalarına rağmen, insanlar , kendilerine verilen basiret sayesinde aynı kaynaktan birbirine yakın sonuçlara nail olmuşlardır. Fakat sonradan, dinler bu asıl kaynaktan uzaklaşınca, dış kaynaklı bir takım tasavvurların ve yabancı akidelerin istilasına uğramışlardır. Bugün, dinlerdeki birbirlerine zıt ve uzak muhteva, dinlerin asıl kaynağından ve müşterek mebdeinden değil de, karakterleri değişik, temayülleri ayrı, ilim ve akıl seviyeleri muhtelif insanların uydurmalarından çıkmıştır. İşte bundan dolayı da, insanların kendilerine bir takım esaslar üzerine kurdukları binalar, suretleri, şekil ve çehreleri itibariyle tamamen değişik olmuştur.
Bu bakımdan burada eğer doğruluk ve hakikatına hükmedilecek bir husus varsa, o da, bütün dinlerde bulunan bu müşterek noktalardır; yoksa, bugün dinlerde mevcut bulunan halihazır ki muhtelif suretler, şekiller ve ayrıntılar değil! Çünkü HAK, -mantıkta- Yalın bir cinstir. Cüzleri arasında ihtilaf bulunması muhaldir. RENK kelimesini, gayet rahatlıkla beyaz, siyah, yeşil ve kırmızı için kullanabildiğimiz halde, HAK, kelimesini, birbirine zıt muhtelif hükümlerin hepsi için kullanamayız.
“Bütün dinlerin aslının bir olduğu ve muhtelif ümmetlere ayrı ayrı zamanlarda tek hakikatin verildiği” meselesine gelince Kur’an-ı Kerim bütün açıklığıyla bu gerçeği müteaddid ayetlerinde beyan etmektedir:
“Andolsun, biz her ümmete bir peygamber gönderdik.”( Nahl 36)
“Hiçbir ümmet müstesna olmamak üzere, mutlaka içinde azaptan korkutucu bir peygamber geçmiştir.”(Fatır 24)
“…apaçık mucizeleri, sahifeleri, nur verici kitapları, getiren peygamberler..”(Ali İmran 184)
“Andolsun, biz peygamberlerimizi, apaçık delillerle gönderdik. Beraberlerinde KİTAP, ve ÖLÇÜ de indirdik.(Hadid 25)
Yani çeşitli ümmetlere, ayrı ayrı zamanlarda gönderilen peygamberler, hak ve doğruluk mesajını tek kaynaktan almışlar ve hepsi de şu risaleti tebliğ etmişlerdir:
Allaha ibadet edin, TAĞUT’tan vazgeçin! (Nahl 36)
Ve onların hepsine gelen vahiy ayniydi:
“Ey Rasülum! Senden evvel gönderdiğimiz her peygambere, ancak: Benden başka ilah yoktur; bana ibadet edin diye vahyettik.”(Enbiya 25)
Bu peygamberlerden hiç birisi, size söylediklerim ve sizi çağırdığım yol, kendi düşüncem ve aklımla bulduğum şeylerdir dememiştir. Bilakis hepsi de kavimlerine şöyle demişlerdir:
“Peygamberleri, onlara demişti ki:Biz de sizin gibi insanız. Fakat Allah, nimetini kullarından kime dilerse ona ihsan eder. Allahm izni olmaksızın bizim size kahredici bir hüccet getirmemize imkan yoktur. Müminler ancak Allaha güvenip dayanmalıdır. Hem biz, ne diye Allaha dayanıp güvenmiyelim ki, bize dosdoğru yolları O göstermiştir.”(İbrahim 12)
Ve onlardan hiç birisi, milletini kendine ibadete çağırmamış, ancak onların da kendisini Rableri olan Allah’a ibadete davet etmiştir:
“Kendisine Allah tarafından kitap, hüküm ve nübüvvet verilmiş olan hiç bir kimse, insanlara
Allahı bırakıp da gelin bana ibadet edin dememiştir. Fakat o:
-Öğretmekte ve okuyup-okutmakta olduğumuz kitap sayesinde rabbaniler (ilmiyle amil olanlar) olun demıştır.(Ali İmran 79)
Bütün milletlere, din büyükleri (enbiya) tarafından getirilen müşterek talim işte budur. Kur’anın beyan ettiği gerçek şudur:
Başlangıçta bütün insanlar bir tek ÜMMET idi. Yani, halis insanî fıtrat (State of natuxe) üzereydiler ve onlara Allahtan SIRAT-I MÜSTAKİM’in bilgisi gelmişti. Sonra içlerinden bazıları, kendilerine çizilen meşru hudutları geçmek, yaratıldıkları fıtri statülerini aşmak ve fıtratın kendilerine verdiği haklardan fazlasını elde etmek istemelerinden dolayı aralarında ihtilaflar zuhur etti. O zaman Allah Teala onlara, HAKK’ı tanımaları ve aralarında içtimai adaleti icra etmeleri için, peygamberler göndermeğe başladı. İşte bu, dünyada, bütün peygamberlerin risalet görevleriydi. Bu risaleti kabul eden, onların getirdikleri ilme tam olarak tabi olan ve bu peygamberlerin yollarıyla hidayeti bulanlar, evet yalnızca onlar HAK üzere olmuşlardır. Bunların dışında -kim olursa olsun-, ister Peygamberlerine tabi olmamış, isterse, peygamberlerinin getirdikleri talimatı şahsî çıkarlarına göre değiştirmiş olsun, herkes BATIL yolda olmuştur. Şu ayetler bunu anlatmaktadır:
“İnsanlar tek bir ümmet idi. Sonra ihtilafa düştüler.”(Yunus 6)
“İnsanlar bir tek ümmetdi (Sonra kimi iman etmek, kimi de inkar etmek suretiyle ihtilafa düşünce) Allah müjdeci ve inzar ediciler olarak peygamberler gönderdi. Beraberlerinde, insanların ihtilaflarını çözüme kavuşturmaları için HAK kitaplar indirdi. Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra, aralarında haddi aşarak ve zulme saparak ihtilafa düşenler, kendilerine kitap verilenlerden başkası değildir. Allah, iman edenleri kendi izniyle ihtilafa düştükleri hakka ulaştırdı. Allah, kimi dilerse, onu doğru yola iletir.”(Bakara 123)
“Andolsun ki biz elçilerimizi açık açık burhanlarla gönderdik ve insanların adaleti ayakta tutmalan için, beraberlerinde KİTAP ve MİZAN (ölçü) indirdik. Bir de kendisinde hem çetin bir sertlik, hem insanlar için men-faatler bulunan demiri indirdik.”(Hadid 25)
“Kim benim hidayetime uyarsa, sapmaz ve bedbaht olmaz. Kim benim zikrimden yüz çevirirse, onun hakkı da sıkıntılı bir hayat (dar bir geçim) dir. Ve onu kıyamet günü kör olarak hasredeceğiz,” (Taha 123-124)
İşte, Kur’an’ın TARİH’e bakışı veya dinler ve medeniyetler arasındaki ihtilafların sebeplerini açıkça izah eden TARİHİ MANEVİYATÇILIĞI (Moral interfnstation of history)!
Kuranın bu yorumuyla biz açıkça anlıyoruz ki, Allah’ın elçilerinin, yeryüzünün muhtelif milletlerine gönderilmelerinin sebebi, onları zulüm ve haddi aşmak suretiyle saptıkları FITRİ HAYAT YOLU’na geri döndürmek, aralarında hak ve sosyal adaleti ikame etmektir. Ama BAĞY, (yani) insanı fıtri yoldan dalalet yollarına saptıran hastalık) gaile olmakta devam etmiştir. Bu gaile, ümmetlerin dalalete düşmelerinin hakiki sebebidir. Onları HAK CADDE’den, eğri büğrü yollara saptırmış durmuştur. Bugün, çeşitli milletlerde göze çarpan bazı sağlam tasavvurlar ve iyi ahlak esaslarına gelince, bunlar Enbiyay-ı Kiram hazretlerinin (a.s.) talimatlarından kalıntılardır. Milletlerin zihinlerine ve hayatlarına iyice nüfuz eden bu kalıntıları, hiçbir kuvvet yok edememiştir.
İşte, insanlığın yaratılışından beri devam edegelmiş bulunan bu mücadelelerin sonunda, Kur’anın sunduğu ve insanlığı çağırdığı İSLAM TEZİ de, geçmiş bütün peygamberlerce yaratılıştan bu yana, yeryüzünün muhtelif bölgelerindeki insanlara tebliğ edilen HAK DİN’den başkası değildir. Ve Muhammed Sallallahu Aleyhi Vesellem’in risaleti, daha önce insanlığın hiç görmediği ve alışık olmadığı yeni bir RİSALET değildir.
Evet, Arap Yarımadası, Mısır, İran, Hindistan, Çin, Japonya, Avrupa, Amerika, Afrika ve yeryüzünün diğer bölgelerinden hiç birisi, Allanın peygamberlerinden ve bu risaletin nurundan mahrum kalmamıştır. Binaenaleyh, Buda, Krişna, Rama, Konfüçyüs, Zerdüşt, Mani, Sokrat, Pisagor ve benzeri şahsiyetlerin bu peygamberlerden olmaları mümkündür. Lakin, Muhammed (s.a.v) ile diğer peygamberler arasındaki şu fark gözden ırak tutulmamalıdır: Diğer peygamberlerin getirdikleri asıl talimatlar, insanların cehalet ve ihtilafları sonucu kaybolup gitmiş, ama Muhammed (s.a.v.)’in TALİMATI, hiçbir beşerî müdahaleye maruz kalmadan, asli çehresiyle mahfuz kalmıştır.
İmdi, gerçek şu ki, İslam, bütün beşeriyetin asli dinidir ve diğer dinler, İslamın tahrif edilmiş ve çarpıtılmış muhtelif suretleridir. Bugün, diğer dinlerde göze çarpan birtakım doğru düstûrlar, işte bütün insanlığa gönderilen bu İSLAM’dan bazı kalıntı ve izlerdir. Diğer dinlerin, İslama uymayan yönlerinin ise, batıl olduğundan şüphe yoktur. Bunların doğruluğuna ve hakkaniyetine hükmetmek, apaçık bir haksızlıktır. Binaenaleyh, biz, sözde müsamaha ve hoşgörü gösterişi yapacağımıza, bütün yeryüzü insanlığa şöyle haykırsak, vazifemizi yapmış oluruz:
“Gelin ey biraderler! Mutaassıplığı ve dar kafalılığı bırakarak, hiçbir şaibeyle çehresi lekelenmemiş olan apaçık hakikata ve halis gerçeğe geliniz. Hakla batılın, doğruyla yalanın, şek ile yakinin birbirine girmiş karmaşık dallarına tutunmakta israr etmeyin! HAK, bugün İslam Ümmeti olarak bilinen bu ümmetin vakıf malı değil, bütün insanlığın ortak mirasıdır. Allah Teala, onu her bölgeye ve her ümmete vermiş ve tevzi etmiştir. Eğer bizim dışımızdakiler, onu kaybettiler ve onu mahluka ibadet, zulüm, haksızlık, kalp gelenekler ve haksız imtiyazlarla karıştırdılarsa, bu, hepimiz için bir şanssızlıktır. O halde sizin bu şanssızlık ve bet-bahtlıkta devam edip gitmenizin, atalarınızın başlattıkları inkarcı yolun etkisinden ve ecdadınıza taassupla bağlanmanızdan başka bir sebebi yoktur.! Eğer Muhammed (s.a.v) bu mirasa nail oldu ve olduğu gibi onu tebliğ ettiyse, ve bu miras, kullara tapma ve zulüm, düşmanlık, haksız imtiyazlara dayalı geleneklerle karışıp bozulmadan, bugüne kadar kalabildiyse bu, hem bizim, hem sizin’ ve hem de tüm insanlık alemi için büyük bir saadet ve şanslılıktır. Binaenaleyh, bu nimetten ötürü Allaha şükredin de “Bu bize, aslı arap bir insan tarafından ulaştırılmıştır” diyerek, bu nimetten istifade etmekte teredddüt etmeyin. Bilin ki, HAK- Allah’ın, hava, su ve ışık gibi evrensel nimetlerindendir. “Bu hava bize doğudan geliyor” diye nefes alıp vermekten tereddüt etmediğinize “Bu su, falanca ülkeden çıkmıştır” deyip içmek ve kullanmaktan çekinmediğimize ve “Bu ışık falanın lambasının ışığıdır” diye faydalanmaktan kaçınmadığınıza göre, size ne oluyor da, kendi vatanınızda doğup yaşamadı iddiasıyla, Arap asıllı Hz. Muhammed vasıtasıyla size kadar ulaşan şu halis HAK nimetini kabulden kaçınıyorsunuz?”
Henüz yorum yapılmamış.
Yorum yapın
« Önceki |
-
Arşiv
- Mayıs 2007 (1)
- Nisan 2007 (30)
- Mart 2007 (81)
-
Kategoriler
- Hamza TÜRKMEN
- Hasan EL BENNA
- Hekimoğlu İSMAİL
- M. Fehmi REYHAN
- Muhammed HAMİDULLAH
- Muhammed Hüseyin FADLALLAH
- Murat GÖÇER
- Mustafa İSLAMOĞLU
- Nezaket ÖZTÜRK
- Nihat GENÇ
- Nihat NASIR
- Nuray MERT
- Nureddin YILDIZ
- Ramazan KAYAN
- Raya Şokatfard
- Raşid GANNUŞİ
- Sami BÜYÜKKAYNAK
- Sami HOCAOĞLU
- Selahaddin EŞ ÇAKIRGİL
- Selim ARMAĞAN
- Senai DEMİRCİ
- Serdar DEMİREL
- Serdar KURU
- Seyyid KUTUP
- Sibel ERASLAN
- Vural KAYA
- Yıldız RAMAZANOĞLU
- İhsan ELİAÇIK
- İsmet ÖZEL
-
RSS
Yazılar RSS
Yorumlar RSS

